hayatıma anlam katan olaylar dizisi

13 Ağustos 2009 Perşembe

*kendime kuçu aldım, onları eğitirken onlar da beni eğittiler. Artık her sabah saat sekiz buçukta kalkıyorum. Kalkmazsam yatakta minik bir duş alıyorum ve kulaklarımda diş izleri oluyor. Kuçular meğer insan hayatının temel taşlarıymış ve hepsi doğuştan kulak delme konusunda uzmanlar.

*kuçuları birlikte aldığımız sevgili sevgilim izmirde o sahil benim, bu bar senin, şu erkek de şöyle hoş böyle hoş diye blogculuk oynuyor. Bu arada, it oğlu itlerin çişleri, kakaları ve parçalama hırsları ile etkin silahlı mücadele bana düşüyor. Tatil hakkımı yitirmek derimi kurutuyor, netekim pul pul oldum, dökülüyorum.

* Sevgili beckham-meckhamcılıklık oynarken ben istanbulda bir binanın birinci katında sabah akşam yazı yazıyorum. şu ana kadar iki proje teslim ettim ama paraları yatmıyor. Kavgacı yönüm yine de şaha kalkmıyor. Kendimdeki sabra hayran kalıyorum. (ah be kuçular hep sizin yüzünüzden...)

*Yaklaşık bir ay evvel babamı kaybettim. Bu olayın bende yarattığı hasar konusunda emin değilim. (kendime not: yaşlanınca otellerde kalmayacağım) Fakat babamı kaybetmek bana kendimi sorgulattı. Geçici olmamak üzere hayata yeni bir perspektif ile bakıyorum Bundan sonra mevlam kayıra...

*Miras işlemleri ile ilgili açılması gereken davalarım var. Ben daha babamın evine gidip özel eşyalarını toplayamıyorum, arkadaşları baş sağlığı için aradıklarında telefonu açamıyorum.

* İçimde kocaman bir çöp kutusu olduğunu keşfettirdiler. Sümklü mendillerini atıp kapağı bile kapatmadan gidenlere kızmıyorum artık, üzerimden bir yük kalktı...

*Macaristana yerleşip bağ bahçe işlerine kendimi vermek istediğimi keşfettim. Şimdi tek sorun o bağı bahçeyi alabilecek paraya sahip olmak. Önümüzdeki 4 yıl daha buradayım gibi gözüküyor.

*Tüm bu ahval ve şeraitten daha elim ve vahim olmak üzere son bir ay içinde iki oyunculuk teklifini geri çevirerek kendimi şaşırttım. Kariyer önemli ama kariyerden önce hayatıma bir düzen getirmeliyim dedim. Hala aynı görüşteyim.

*ebeveynlerin günahlarının bedelini çocuklar ve çocuklarınkini de ebeveynler ödememeli. Köpekler eve yaparlarsa bana hırlayan biricik ev arkadaşımın düzenli hayat için de köpeklere hırladığını fark ettim. O insan benim için hala bir muamma ama süper bir arkadaş. Sadece açılış cümlesindeki konsepti ona anlatabilmek isterdim ama artık kimseye bir şey anlatmıyorum.

*Büyük şeylerden mutlu olabilen ben köpeklerin çişlerini öğrenmesi konusunda koltuktan zıplayarak sevinmek gibi bir abartının içinde buldum kendimi. Cidden bu yaratıklar hayatımda inanılmaz bir sevgi kaynağı oldular ve dokundukları yerlerim eriyor. Herkese tavsiye ederim.

* bloga yazmama kararı almıştım geçtiğimiz aylarda. Zira blog'un amacından ve değerinden yitirdiğini düşünüyordum. Okunsun diye yazmak olayı sarıveriyordu etrafı. Şimdi sevgili ile uzun konuşma metodu olarak onu hayatıma geri alıyorum. Bir de insanın kişisel görüşlerinin bir yerde kayıtlı olmasında fayda görüverdim birden. Öldüğünüzde arkanızda hayatı nasıl gördüğünüze dair bir ipucu olması geride kalanları daha az afallatıyor.

*Uzun süre bir konudan konuşmaya çalışmaktan vazgeçtim. Kendimden sıkılıyorum. O yüzden bu günlük bu yazıyı da burada noktalıyorum.

Uyku

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Şuurumu kaybetmeye iki dal kaldı, sonra karanlık alacak beni yatağına. İlkin içimde korku ile karışık garip bir heyecan oluşacak ardından midemden başlayıp bedenime dağılan titrek bir alev. Omuzlarımdan hafifçe boynuma hareket ederken soğuk narin dudakları, her zamanki gibi, nefesimi tutacak ve sonra tuttuğumu unutacağım. Bedeninin ağırlığını hissettikçe tırnaklarımı hafifçe sırtında gezdirip, kürek kemiklerinin arasından beline kadar, ürperdiği yerde parmaklarımı tüm tutkumla içine işlemeye çalışırcasına derine batıracağım. Biliyorum, canı yanmayacak benim kadar. Hatlarını takip edeceğim kulağımda soluğunu, boynumda dişlerini hissedene kadar gecenin ve bileceğim ki vaad edilen bedensizlik bir soluk uzağımda.

Şuurumu kaybetmeme bir dal kaldığında ben bütün gücümle tutunmaya çalışacağım hızla yanan sigaraya. Karşısındakinin bütün zaaflarını bilen eski bir sevgili gibi yanaşıp gece bana ben daha merhaba demeden kapattıracak gözlerimi. En yakası açılmadık hayallerimi bildiği halde kesif bir karanlığa terk etmeden evvel beni, yumuşakbaşlı elleri yavaş yavaş sökecek benden her türlü iradeyi. Derken beni yumuşak göğüslerine bastıracak ki bir itirazım olmasın.

İlk insandan kalma bir şeyler uyanacak içimde, zihnimde her gece yaşanan bu hikayede. Dudaklarım alev alev olacak ve kulaklarım her zamankinden daha iyi duyacak. Gece bana sarıldıkça heyecan yerini kararlı bir tutkuya bırakacak ve eninde sonunda beni içine alacak. Hiç bilmediğim sinir uçları oluşacak kan ter içinde kalan bedenimde ve bildiklerim hepten yok olacak.

Son dalım da son nefes ile havaya karışırken, sigaramı kültablasının derinliklerine bastırıp tüm gücümle, içinde en ufak bir ateş kalmadığından emin olacağım. Hepten kararacak her yer. Beni sıkı sıkı sardıkça ruhum bedenimi terk ediyormuşçasına kasılacağım. Bu uyumlu savaştan bitap, geceye teslim olacağım artık tükenmiş irademle. Soluklarım düzene girdiğinde arınmış olacağım tüm idrak kavramından.

Gözlerim açıldığında artık beni terk ettiğini bileceğim. O andan itibaren, bir sonraki gece gelip beni içine alışını muhtaç bir sabırsızlıkla ama anlaşılmaz bir isteksizlikle bekleyeceğim ve O da beni utandırmaksızın gelecek her sadık sevgili gibi...

müzik - adagio for strings/Samuel Barber

ayna

25 Nisan 2009 Cumartesi

Bir adam var bugünlerde tam önümde. Tanıdık, sıcak, bildik bir adam;tek kusuru bilindik olmamak. Her şekilde aynı tepkiyi vermiyor duvarlara, kimsenin dibe vurmadan çıkamaması gibi o da dibe vurmayı bekliyor. Alıştıklarından ayrı kalmış besbelli; her adımda kendini yitiriyor.

Sitem sitem üstüne uzun bir yük katarı gibi üstüne gelen insanlardan kaçıyor belki; belki de beklentilerden kaçıyor. Kendi beklentilerinden. Uzağa... Öteye değil, sadece uzağa...

Şimdilerde bir kaç yeni beyazı, bir kaç yeni çizgisi var bir kaç aylık yalın yürüme marifetinden; her yerde kesif bir yalnızlıkla tatlandırdığı zehirli heceleri bir de içine düştüğü yerden kurtulmak için debelendiği geceleri. İçe doğru çöken bir bina gibi; evin şeklini değiştirmek için yıkılmış kolonlarına dayanmaya çalışıyor beyhude bir hamle ile...

Her yerde bir self servis büfe edası ile harcadığı düşünceleri birer birer onu terk ediyor. Sıkı giyinmek büyümekten korumuyor ve dar şapkalara fikirleri tutmaya yetmiyor artık. Arta kalan bir salata gibi muhtevası yumuşadıkça tadı keskinleşiyor. Bilmiyorum daha ne kadar gidebilir böyle. Hızlı gitmeye alışık bir bünyenin frene basmasını bünye bile anlamlandıramazken kim anlam verebilir ya da kim bilebilir değişimlerin nereye gittiğini.

Bir kurt bir kere evcilleştirildi mi artık doğaya dönemez; bir mustang eğere alıştı mı bulunduğu yeri terk etmez; bir dal eğildi mi eski haline gelemez. Bir insan alışkanlıklarından ayrı düşmeye başladı mı doğadan uzağa nasıl düşsün?

Bildik bir ıslık çalıyorum bu günlerde; malesef benim dışımda kimsenin malumu değil anlaşılan. Kırıklarıma zamk olmak istiyor herkes oysa ben doğru kaynadığından emin olmalıyım ve eğer iyileşmiyorsa kökünden kesip atmalıyım, bunu yaparken çektiklerimi de kendime saklamalıyım. Hayatta kalmak istiyorsam her şeyi karşımdaki adama saklamalıyım. Tıpkı bir tırtıl gibi değişmek için kozama saklanıp değişimlere hazırlanmalıyım. Aksi halde karşımdaki adam gördüğüm tek şey olmaktan son şey olmaya yol alacak.

amy whinehouse - back to black

Bir hafta 3 kayıp biraz ayıp

23 Nisan 2009 Perşembe

Bu gün bir arkadaşımı kaybettim.Çok uzun zaman olmamıştı biz tanışalı yine de geçirdiğimiz kısa zamanların değerini ve birbirimizin kelimelerini iyi etüd ettik. Dünyada birbiri ile temasa geçmiş her şey nispetinde birbirimizi etkiledik ve birbirimizden etkilendik. Etiketlemedik, ya da ben öyle sanıyorum. Beni en çok enerjisi etkilemişti. Herkes bitapken hala bir şeyler yapmak, zamanı boşa harcamamak için deli divane olur; bir yerden yürüyecek gücü bulur bizi de kendimizden utandırırdı. Çok zeki ve sağlam tespitleri olan bir insandı. Basit heyecanları, kolay zevkleri vardı ama kendisi zordu. Onun yanında olmak ona ayak uydurmak demekti. Kendini yapamadığı kadar katı yargılardı kendi dışındakileri; ama eline geleni de asla geri çevirmez elinden gelen yardımı yapar öyle gönderirdi.

Başkalarının aksine ahlakla harmanlanmış bir nezaket duygusu ile hareket ederdi; empati gayreti içinde kendini paramparça ederdi ve en çok da kendini çalışmaya verirdi. Garip bir adamdı. 50lerinin ortasındaydı. Arkasında onu kaybeden 3 kişi bıraktı. Birisi yıllarıdır görmediği kızı; yanında oturduğu ablası ve kendini terkettiği halde asla para yollamaktan vazgeçmediği eski karısı...

Belki en zoru tüm bu olanlara vicdanı hür bir şekilde izleyici kalmaktı. Ben başaramadım, etkilendim ve hatta onun yokoluşunda ben de parçalandım. Arayacak birisi olmalıydı yüreğimi hafifletmek için ama o adamın sahip olduğu şeyin bende olmadığını anımsamam da sadece 5 dakikamı aldı. Onun ardında üç kaybı vardı. Benim ise telefon rehberimde böyle bir konu için arayabileceğim 3 kişi bile bulunmazdı. Netice itibarı ile bulunamadı da...

İlk telefonum kibarlıktan yüzüme kapatmak yerine baybay diyerek zorunlu bir yalnızlığa beni ittiğinde daha ben derdimi anlatmak için doğu kelimeleri aramaktaydım. Oysa anlamalıydım ama doğru düşünemiyordum; uzattım. Telefonda konuşmayı sevmiyordu nede olsa. Benim o anda ihtiyaçlarımın hiç bir anlamı yoktu. Telefonla konuşmayı sevmiyordu; msnde saatler geçirebilirdi ama bir türlü arkdaşına iki kelime kuramıyordu. Eşeklik bende ki arkadaşlarımı özür dileyebilecek kadar olgun insanlardan bulmamıştım. Bir diğerini aradığımda elinde geçmişin hepsapları ile karşıma dikileceğini ummamıştım ama sesinin vurgusu, konuşmanın kurgusu belirgin bir öfke ve intikam sızındırmaktaydı. Üçüncü telefona asla uzanmadım. Kendimi ayıpladım bir an; sonra anladım, başkasını ayıplamadım.

İnsanın mayasında nezaket olmalı biraz. Kibar olmak yaşlı bir cildi genç göstermek için yapılan makyaj değil; aksine genç bir cildi olgunlaştırmak için gereken güneş. Zira insan olgunlaşmadı mı çiğ kalıyor ve sözüm ona sevgi dolu sözcükler de o çiğliği ortadan kaldırmıyor. Belki de hafızasızlıktan herşey. İnsanlar yeni oyuncaklarını bulunca eskileri atmak meyilinde yahut her selpağın sonu bir çöp torbası.

-Müzik: Bear McCreary- Prelude to war (galactica season2 ost)

Muhayyel

18 Nisan 2009 Cumartesi

Uzun zamandır cebimde tutup harcamaya kıyamadığım pek aziz özgürlüğümün aslında bir bulut olduğunu düşünüyorum son günlerde. Cebimde havadan başka bir şey yok. Kapanlar, kefenler ve ben... Herşey'e esir düşmüş, her esarete boyun eğmiş, her meyile sebat etmiş yüreğim yorgun, yılgın ve acı bir dayak yemiş gibi. İki gece önceki bir kabus mu beni bunları yazmaya itiyor emin değilim çünkü belki de bu bir kaç gecenin değil de çok uzun zamandır göz ardı edilmenin getirdiği bir kusma.

Yalın hissediyorum, hayra alamet olamaz. Yalın hissetmekten nefret ediyorum. Tutsak hissediyorum kendimi ait olmadığım bir resmin içinde duran garip bir obje gibi. Herkesin sitemleri beni benden alıp götürmüyor aksine içime kapatıyor. Cebime koyduğum buluta el atıyorum mutlu hissetmek için, elim bir boşluğun belli belirsiz kıvrımlarını okşuyor. Yeni hayat diyorum kendime. Yeni hayat ve yeni hatalar...

Aylardır lugatımdan kaldırmaya çalıştığım süslü kelimeler, sabahları uyandığım kanepemde beni mıhlayan prangalara dönüşüyor. Gözümü açtığım anda bedenimden daha değerli tablolardan birinde basit bir fırça darbesi olmayı hayal ediyorum. Sorumsuzluk, sorunsuzlukla eş anlamlı oluveriyor. Elime mürekkep değse kendimi iyi hissedeceğimi biliyorum ama olmuyor. Elimi kirletemeye içim el vermiyor yahut mürekkebi doğru bir açıyla atamıyorum kağıtlara. İçime dönmek istiyorum ama şartlar el vermiyor. Kafamdan geçenler bir gelse dilime çölleri göllere çeviren şu kalem bu sefer gölleri kurutup sonu gelmez bir işkence mekanı hazırlayacakmış gibi geliyor kendime. Ne ara büyüdük de bu kadar yalnız kaldık, ne ara koptuk insanlardan ve ne ara yoğun hasarlı mal kategorisinde fabrikadan satış mağzasına taşındık emin değilim. Defolu diye yaftalanmaktır belki mesele. Belki de hakikaten defolu olmaktır.

Evrende sadece bir saniye kusursuz bir hüzünle kusursuz bir mutluluk arasında gidip gelmek istiyorum. Biliyorum, bunun adı aşk ve hepten bir sanrı. Biliyorum, bu yaşımda istememeliyim bunları. Gerçeklerle yüzleşmeli ve gerçeklere boyun eymeliyim ama eğer boyun eğersem ben nasıl ben olabilirim? Hayal etmeyi bıraktığı gün yaşlanıp, ummayı bıraktığı gün ölmüyor mu insan? Böyle bir kadere nasıl boyun eğebilirim göz göre göre!

Vaktinden evvel noktalamayacağım bundan sonra yazılarımı ve bittiğinde de gereksiz yere uzatmayacağım; çünkü bir nokta ancak doğru yerde anlam katar nefesin aktarımına. Tıpkı kuytu bir yerde gizlice , çabucak ama mümkün olan tüm hisleri barındırarak iki dudağın birleşmesi gibi yasaklandıkça güzelleşen bir öpüşmenin kusursuzluğunda kaybolmuş iki ruhun "bir" hissetmesi üzerine ben de ayrı düşmemeliyim senden. Tatlı bir aroma bırakmalı dolgun dudakların gibi "adsız seni" yaşamak ve ben o tadı aramış olmalıyım hayatımın tamamında ve bulduğum anda bilmeliyim; bırakmayı düşünmemeliyim. Geceleri yanımda uyuduğunda ellerim terk edememeli çıplak bedenini, gözlerimi kapayıp hafızama hapsedemediğim için tekrar tekrar hatlarının üstünden geçmeliyim seni hafifçe okşayarak ve tam o anda fark etmeliyim senin dışında kimsede bulamadığım sıcaklığı. Gece gözlerimi örterken sabaha uyanamamaktan korkup çakmak gözlerle sabahı beklemeliyim ve sen uyandığında yeni uyanmak üzerine bir bahane hazır etmeliyim aklımda. Gözlerine baktığımda kendimi çıplak hissetmeli ve utanmalı; sevişirken içimden, o anda ölmek ya da asla ölmemek için yalvarmalıyım tanrıya.

Aşka uzak düştükçe aranıyorum ve arandıkça uzak düşüyorum belki aşka; hatta belki aşk nedir diye kestiremiyorum. Kestirip atıyorum belki vakitsiz sevileri veya seviler beni kesip atmaya çalışıyor -güç bela her yanını temizleyip kök salmaya karar verdiğim- bu bahçeden.

Hayatta umutlar oranında büyük dersler yok. Büyük dersler kadar kesif mutluluklar ve kesif mutluluklar kadar büyük sancılar... Her şey mutsuzluk denizindeki mutluluk adacıklarından ibaret ve malesef bir harfin düşmesi bizi ibret almaya götürmüyor. Harflerin düşüşü o denizde büyük dalgalar yaratsa da beni de bu fırtınadan koruyacak bir ada bekliyor. Biliyorum; o yüzden inanıyorum ve iddia ediyorum: Hiç bir duvar beni hapsedecek kadar uzun, hiç bir mesafe beni caydıracak kadar uzak değil. O yüzden akacak kanın damarda durmaması gibi ölümlere sebep olarak yürüyorum ve yavaş yavaş kendi kanımda boğuluyorum.

Not: Bundan sonra edit için hangi yazıyı hangi müzik eşliğinde yazdığımı da aktaracağım. Sonra telefon edip gecelerimin içine ediyor. Yazdıklarımı yerden yere vuruyor ve ben fikrini sormaktan korkar oluyorum:))...

"a. marcello - obua konçertosu" (sadece ikinci bölüm değil tamamı-gidiş gelişler o yüzden)

Beklentiler ve diğer şeyler

13 Nisan 2009 Pazartesi

Karanlık ve daracık yan yollarından birindeyim hayatın. Bir adım daha ata bilecek miyim, içimde yeni bir isim bulabilecek miyim, yeniden bir anayola çıkabilecek miyim bilmiyorum. Her erken yükseliş gibi benimkinin de alelacele hazırlanmış bir düşüşü var anlaşılan; bitmek bilmeyen durmayan ve her gün yeniden ve yeniden öldüren ama asla dibe indirip hepten işi bitirmeyen bir düşüş.

Böyle mi hayal etmiştim kendim için? Beklediklerim bunlar mıydı. Her maceramın sonu kahramanlıktan uzak bir kırıklık içinde paçalarıma yapışıp da beni derinlere sürüklerken aklımdakiler de umduklarım da hala bunun çıkışı üstüne. Belki kendimi kandırıyorum. Her gün biraz daha kırılıyor iradem. Eskiden bir çelik kazıkla sabitlediğim yerlere şimdi iplikler sarıyorum tutunamayacağımı bile bile ama yine de ummaktan vazgeçmeden.

Beklentilere cevap vermeyi reddediyor anlaşılan bu hayat ve benim gibi hayalperestler herkesten evvel ölüm yürüyüşüne çıkıyor. Her gece çok geniş bir cephede santim santim geri çekilirken hala canla başla insanlığımızın kırıntıları için canımız burnumuzda vicdanımızla dövüşmemiz hep bundan.

Tıpkı bu yazı gibi birilerin beklentilerine karşılık vermekte yetersiz kaldığımı hissediyorum. Çantamı toplayıp, başımı alıp gitmek istiyorum yüksek idealleri bir kenara bırakarak. Basit bir hayat ve küçük mutlulukların olduğu bir yere düşmeyi umuyorum.

Basit bir ev, büyük beklentiler olmadığı için bir çocuğun büyümesini izlemek gibi manidar ama anlık tatminlerin bezediği kolayca bir hayat. Etrafı için değil de ailesi için endişelenen bir adam olmak. Bir ev sahibi olmak gibi küçük ama uğrunda çalışılması gereken hayaller. Yarın aynı kadınla uyanmanın sorgulanmadan kabullenildiği ve bunun tatmin addedildiği , kıskanç olmanın doğal ve gerekli olduğu , suskunluklarda sırların ve taktiklerin gizlenmediği derin bir sevginin ve saygının hakim olduğu bir ilişki. Hani küçük oyunların bizi eğlendirdiği , bile bile ses çıkarmadığımız bir sevi. Yani basit bir adamı mutlu etmeye yetecek her şeye sahip bir hayatım olsa diyorum. Belki tıpkı dedem gibi bahçemde gül yetiştirsem. Beş çocuğumu yetiştirdiğim için kendimi iyi hissetsem. Aile toplantılarındaki huysuz ama sevilen ihtiyar olsam ne de hoş olur. Bana baba derken sesi gururla titreyecek bir velet, bir eşin elinden içilen sade türk kahvesi. Birlikte markete gitmeler, çocukla çocuk olup market arabası ile geniş carefour koridorlarında yapılan yarışlar... Saçlarımda siyah kalmadığında etrafımda dede diyen ve gözlerinde dünyanın huzurunu görebildiğim bir hayat.

Ama ben hayalperestim iyimser değil. Kolay tatmin olmadığım için serbest düşüşteyim ve yanıma paraşüt de almadım. Çarpmanın acısına özgürlüğü hissetmek için katlanmayı göze alarak atladım ben. İmkansıza yakın hayallerim var benim muhtemelen ömrümün gerçekleştirmeye vefa etmeyeceği. Beklenmedik inişlerim ve çıkışlarımda hissedebiliyorum ben ancak mutluluğu ve yaşadığımı. Sapına kadar depresif anlarım ve kendini kaybedercesine şen manilerim var. Sevgiler değil aşklar için kıvranıyorum ben ve dikbaşlıyım. Aşkın bir yerde olduğuna , ulaşılabilir olduğuna inanmaktan çok öte söylediklerim. Tutkuyla bağlanmadığım şeyleri yapamıyorum ve beni bağlayacak şeylere tutunamıyorum. Her nefes bir büyük planı , büyük projesi ve büyük beklentileri olan bir adamım. Özgürlüğü mutluluğun önünde tutuyorum ve huzurun olmadığı fakat yakıcı tutkuların yönettiği minik sükunet ceplerinde gecelerini geçiren yalnız bir adam olmaktan korkmuyorum "gelecek adamı" olmaktan korktuğum kadar.

O adam ben değilim. Biliyorum, benliğimin derinliklerinde bir yerde var. O yüzden ne zaman bana baksalar onun bir kırıntısını yakalıyorlar ve ben de ne yaparsam yapayım ruhumun minik ama önemli bir parçasının eksikliğini hissediyorum ama önümdeki seçimi de net bir şekilde görebiliyorum. O parça için geriye kalan her şeyi feda edecek durumda olmadığımı biliyorum zira ömür boyu mutsuzluktansa arada bir hüzünlenmeyi tercih ediyorum.

NOT: Normal yazılarımın aksine kaygısız bir iç dökme oldu sanırım . Özlemişim bloga karalamayı. Bu ara taşındım ve yeni evime de önümüzdeki hafta net bağlayacaklar o yüzden bu uzun suskunluk için hepinizden özür dilerim. Bayan edit bana yine hani son cümle, müziksiz yazmışsın zart zurt deme, iç dökmek istedim. Sanatımı ilerletmek değil:)

serbest çağrışım kafesi

09 Mart 2009 Pazartesi

Bir yerde uyandım bu sabah, yanımda bir kadın yatmıyordu. Kesik bir dil kabilinden suskun bir odaya uygunsuz olarak bir ben vardım. Varlığımı inkar etmek istedim, beynimin içinde konuşturduğum binlerce insana rağmen bir türü ağzımı açıp da gönül rahatlığıyla iki kelime edemediğimden. Oracıkta ölsem, hemen duam okunsa ve o yatağa gömülsem bana kimse ağlamazdı. Ben de ağlamazdım ölenlere, hiç ağlamadım. Ölenlerin arkasından ağlayacak kadar kendime acımadım hiç; ama insanın kendi cenazesinde durum farklı. İnsan öldü mü kendine ağlamak mantıklı oluveriyor apansız.

Ölüm, basit bir kelime gibi başımızın üstünde daireler çizerek uçup bizi nefes alıp vermekten alıkoyan bir kavram değil. Ölmek, bir daha nefes alamamak, kalkıp dolanamamak, etrafla selamlaşmamak değil; bunlardan daha elim, daha vahim bir şeyin yan etkileri. Ölü olmak
bir daha hayal kurmamak, bir daha düşünmemek , bir daha hissetmemek! Ölüm, gerçekleşince mezara hemen girmiyor insan; mezara girmeden yılarca evvel, hayallerini kaybedince ölüyor. Gömülmek, bu farkedilince uygulanan bir prosedür.


O yüzden; biliyorum : bu sabah beni gömseler oraya, beni ölmeden gömüyorsunuz, bana haksızlık ediyorsunuz diyemezdim gönül rahatlığıyla..Dolayısıyla itiraz edemedim. Kendime ağlamak mantıklı geldi, kahrolası gururum yüzünden onu bile beceremedim. Aklıma Cyrano De Bergerac geldi. Burnumu kapayıp “gururum” dedim. Salaklıklarımı içime sindiremedim, hatalarımı itiraf edemedim. Örtüyü kafama çektim. Bir gece evvelden beni öldürenlerin bulunmasını diledim, onların da cezalandırılmalarını istedim. Sabah dileğimin kabul olacağını ve beni gömeceklerini hiç düşünmemiştim.Dipdiri ama içi boş bedenimin yorganın atında kalışını sessizce izledim.


Bugün kalan hayatımın ilk günü değil, geçen hayatımın son günüydü. Artık bir tanımdan ibarettim, her içi boşalmış kavram gibi dile dolanabilirdim. Geçmişte olan bir şeyin yankısı nasıl da bugün kulaklarımıza takılıyorsa aynı şekilde küpe babında bir gölgeydim. Geceleri uzayıp, kalabalıklara karışıp gündüzleri yerimi belli etmekle lanetliydim; çabuk kabullendim fakat hiç sevemedim. Oysa, gölgeliğe de bu sebeple geçmiştim.